halk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
halk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2014 Çarşamba

Lidya:Лъыд

Posted by Шlэрэнкъо



Лъыд=Lıd: İtibarlı. 


Lıdya: İtibarlı(elit)lerin vatanı

20 Şubat 2014 Perşembe

100 Yıllık bir savaşta Хьазыгъыр(Hazığır)ın önemi

Posted by Шlэрэнкъо


Хьа(Ha): Gıda, Besin, Yiyecek
зыгъыр(Zığır): Süzülmüş
 Хьазыгъыр(Hazığır)= Süzülmüş(Konsantre) yiyecek.


Kafkasya'nın  kadim halkı Adığe, Abhaz, Alan ve Ubıhlar'ın geleneksel erkek kıyafetlerinin adı  Adığe lisanında "Şığın"dır.
Şığınların sağ-sol göğüs üzerindeki  "fişeklik"  zannedilen, "Hazığır" olarak tabir edilen sıralı bölmelerde, konsantre edilmiş et  veya bitkisel yiyecekler, dış etkenlerden koruyacak şekilde yalıtımı sağlanarak  muhafaza ediliyordu.
 Bir erkek savaş yada başka bir amaçla evinden ayrıldığında, mecbur kaldığında en az 2 hafta bu gıdalarla idare edebiliyordu.
Savaşlarda düşmanlar yanlarında yiyeceklerini de taşımak zorundaydılar ve bu ağırlık onlara çok büyük dezavantaj oluşturuyordu.
Eğer Kafkas-Rus savaşları 100 yıldan fazla sürdüyse bu "Hazığır" kültürü sayesindedir.
Bu kültüre sahip olmayan  nüfus olarak eşit  hiçbir halk bunca ateş gücü üstünlüğü olan bir orduya karşı 2 yıl bile dayanamazdı.
Amerika ve Rusya gibi uzay teknolojisine sahip olan devletler bile 1900 lü yıllarda  bu metodu keşfetmiş, astronotların uzayda geçirdikleri zamanlarda yaşamlarını idame ettirmeleri  için kullanabilmiştir.

4 Ekim 2012 Perşembe

Müslüman Toplumlar/Devletler Neden Geri Kalmışlar?

Posted by Шlэрэнкъо


Değişik yer ve zamanlarda şahit olduğum gibi herkes mutlaka aynı şeyi yaşamıştır inancındayım.

                 Birçok aklı evvel bunu derhal İslam Dinine yüklemekte ve aklısıra bu dine inancı zayıflatmaya  çalışmaktadır. Öyle ya. İslam=İlkellik denklemi oluşturup, insanların inançları hakkında şüpheye düşmelerini istedikleri aşikardır. Ancak bu gelişmemişliğin  dinle-imanla hiçbir ilgisi yoktur. " İlim Çin'de dahi olsa, bulun" diyen bir Peygamber Hz. Muhammed(s.a.v)in dini olan İslam bunun suçlusu asla olamaz. O halde; Mevcut coğrafyadaki İslamiyet öncesi ve sonrası devletleri ve bunların yönetim şekillerini incelemek gerekir.

               İslamiyet ortaya çıkmadan önce Ortadoğu’da kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. Batıda ise normalin dışında özellikler sergileyen insanlar ya içindeki şeytandan arındırılacağı inancıyla  yakılıyor, yada Engizisyon Mahkemeleri’nde yargılanarak giyotinle idam ediliyorlardı.

              İslamiyet  sonrası Ortadoğu coğrafyasına baktığımızda bilim ve sanatta dünyanın en ileri bölgesiydi. İslamiyet yayılmaya başladıktan sonra kız çocukları diri diri toprağa gömülmekten kurtulmuş, İslam coğrafyasında dünyanın en büyük fizik, kimya, tıp alimleri ve filozoflar yetişmiştir.  Bunların içinde;
 Farabi(870-950), İbn-i Sina(980-1037), Uluğ Bey(1394-1449) ve Pir-i Reis(1465-1554)  gibi isimleri örnek olarak sayabiliriz.  
                                                Portekizli denizci  Cristóvão Colombo(Kristof Kolomb) 1492 
de !Amerikayı yeniden keşfettiğinde!!!, Çerkes Memluk Devletinin yetiştirdiği büyük denizci Ahmet ibn-i el-Hac Mehmet El Karamani (nam-ı diğer Pir-i Reis) elinde ancak 2 yada 3 yüzyılda hazırlanabilecek Arap alfabesiyle hazırlanmış Müslümanlar tarafından gerçekleştirildiği tartışılmaz Atlantik kıyılarının haritasıyla geziyordu.







                  1517 yılında  Yavuz Sultan Selim tarafından  Hilafet’in en son  sahibi Çerkes Memluk 

Devleti  yıkıldıktan sonra, Hilafet makamının Osmanlı  Padişaharının eline geçmesiyle,(daha doğrusu ortadan kalkmasıyla) İslam coğrafyasında  bilimsel çalışmalar ve teknolojik gelişme giderek ortadan kaybolmuştur.
Bunun  başlıca nedenleri;
    1.Osmanlı Padişahlarının, tebaasını kul olarak görmeleri ,  bilimsel araştırma/geliştirme ve innovativ çalışmaları olan kişileri, kendi otoritelerinin idamesi açısından zararlı görerek idam ettirmeleridir. Bu alanda örnek gösterilebilecek en bilinen kişi Hezarfen Ahmet Çelebi’dir.
( Osmanlı'nın yıkılmasından  sonra ortaya çıkmış Müslüman devletlerin, bu alandaki menfi politikaları da bu olumsuzlukta etkili olmuştur.)
    2. Bu vasıflardaki insanların toplum tarafından alaya alınarak hor görülmesi,
    3. Büyük maliyet gerektiren  buluşların realize edilebilmesi için gereken mali kaynağın sağlanamaması,
    4. Yüksek teknoloji gerektiren fikirlerin ayrıca  ihtiyaç duyduğu üretim teknolojisini üretebilme mahrumiyeti,
    5.  İcat sahibi olmayı sıradan insana yakıştıramama, bu özelliği sadece akademisyenlere mahsus görme,
    6. Marka/Patent tescili konusundaki destek yoksunluğudur.
   
  Bu  gibi insanların fikirlerinden dolayı zarar görmeleri bu  tür yönelimlere meyilli diğer fertlerinde  cesaretlerinin kırılmasına ve bilimsel araştırma-geliştirme alanında caydırıcılığa yol açmıştır.
                 Aynı zamanlarda  Avrupa’da  Rönesansla aydınlanma dönemi başlamış ve  Osmanlı öncesi İslam bilginlerinin eserlerinden  yararlanarak  büyük bir bilim-sanat ve teknoloji hamlesi gerçekleştirmişlerdir. Daha sonra kendilerine Marka-Patent/Lisans ayrıcalığı oluşturarak, geliştirdiklerini başkalarının imal ve ihraç  edebilmesinin önüne geçmiş, sanayi ürünlerinin ticareti alanında  kendi çıkarları doğrultusunda ticari sistemler kurmuşlardır. Bu şekilde daha sonraları sanayileşme gayretine giren İslam coğrafyasındaki toplumların girişimlerini türlü yöntemlerle engellemişlerdir. Bugün buna verebileceğimiz en çarpıcı örnek; İran’ın nükleer enerji alanındaki çalışmalarıdır. Kendi ellerinde Dünya’yı  yaşanmaz hale getirebilecek kapasitede nükleer enerji  teknolojisi mevcut olduğu halde, türlü bahanelerle söz konusu  devletin  bu teknolojiye sahip olmasını ne pahasına olursa olsun engelleme gayreti içerisinde olduklarına şahit oluyoruz .
Örnek: http://www.sondakika.com/haber/haber-abd-turkiye-yi-atak-in-lisansi-icin-tehdit-etti-5188786/

19 Temmuz 2011 Salı

Akıllan Artık Ey Çerkes!!!

Posted by Шlэрэнкъо

Eyyy  Çerkes!!!


Sen ki, 1000 yıldır Türk milletinin her çilesine ortak olmuşsun. Dilini bile bilmediğin bu halkın her savaşında en önde cephelere koşmuşsun. Binlerce milyonlarca can vermişsin. Şimdi sana ölüyle şehidin arasındaki farkı öğretmeye kalkıyor bunlar.  25 yıldır bir PKK sorunu var bu memlekette. Binlerce vatan evladı can verdi bu yüzden. Sanki bu örgütü sen kurmuşsun. Sanki 25 yıldır kaybedilen 25 bin canın içinde senin canın yok ta, bu canları sen almışsın. Neymiş efendim; Daha dün 13 şehit verilmişmiş. Bunca yıldır sanki sen terör estiriyorsun.  Bir sor bakalım; Kendileri kaç şehit vermiş? Kaç kaymakamın, kaç Valinin, kaç kendini devlet sanan bürokratın kaç evladı değil, kaç yakını can vermiş?
 "Şehadet" ancak  Cenab-ı Allah'ın Takdiridir.  Kimin ölü, kimin şehid olduğunu ancak o bilir, o karar verir.
Biz ne desek boş....Vatandaşlık görevi neyi gerektiriyorsa, hiç esirgemeden yapabileceğinin daima en iyisini yapmaya çalışmışsın.  Bugün birde  bakmısşsın, asimilasyonda uzatmaları oynamaya başlamışsın. Bu yüzdendir senin haklı olarak yok olma paranoyan. Sen artık var olma mücadelesi vermek zorundasın. Sen varolma mücadelesine giriştiğinde, birileri bölünme paranoyası yaşamaya başlıyor,  kendileri  bölünmekten bile korkarken, senin tamamen yokolmanın  onun için hiç mahsuru yok ne hikmetse...  Yeterki o bölünmesin! 
                                                                                                            Akıllan  Artık!!!

6 Mayıs 2011 Cuma

Bitmeyen "Ulu Meşe" Masalı

Posted by Шlэрэнкъо

Yaşını hiç kimsenin bilmediği ulu bir meşe ağacı varmış. Her kış mevsiminde mecburen yapraklarını döker, bazende çok sert fırtınalara yakalanıp dallarının kırıldığı da çok olurmuş. Ancak her bahar gelişinde öyle bir sevinirmiş ki, yine yemyeşil yapraklar açıp, tekrar yeryüzüne birçok palamut serpiştirebileceği için. Nasıl sevinmesin ki, kış boyu yapayalnız haldeyken yemyeşil yapraklara bürününce bir başka güzel olduğunu, üzerine kuşların yuva yaptığı, bu şekilde hem dış tehlikelerden korunduğu hem de neş'eli ve mutlu olduklarını her şekilde belli eden ötüşlerini duymak, türlü böceklerin onun sayesinde beslendiği, onlar için kendisinin adeta bir sığınak olduğunu bilmek, hele ki o kendi neslinin devamını sağlayacak palamutları yeterince olgunlaşıp, türlü şekillerde toprağa karıştığını ve etrafında sürekli genişleyerek büyüyen bir ormanın oluştuğunu görmek en büyük mutluluk kaynağı imiş onun için. Ancak bazıları da kurda kuşa yem olup, uzak diyarlara gitmek zorunda kalıyormuş bazen. Oralarda çok çetin yaşam mücadelesi vermek gerekiyormuş, yabancı diyarlarda üstelik tek başına oldukları için. Kendilerinin ait oldukları bir ormanın varlığını biliyorlarmış ama ne çare. Bulunduğu yere hasbelkader tamda kök salmaya başlamışken, tekrar ait olduğu ormana karışmak için ne kadar yanıp tutuşsalar da, göze alamadıkları birçok şeyi bahane ederek oldukları yerlere dahada derin kök salmaya devam ediyorlar ve de üstelik onlardan istifade edenler buna hep engeller çıkarıyorlarmış.

Yine güzel bir bahar günü yapraklar kendi aralarında fısıldaşıyormuş;
- Biz olmasak bu meşe bir şeye benzemez. Bizim sayemizde böyle yemyeşil ve güzel görünüyor. Hiç farkettinmi biz yokken nasıldı, şimdi ne halde?
- Öyle deme!!! Aslında biz onun sayesinde varız. O bizim hayat kaynağımızdır. Düşünsene bir, o olmasaydı biz olurmuyduk? Biz sadece bir bahar varız. Kış geldiğinde, rüzgarlarla her tarafa savrulup, kupkuru bir şekilde toprağa düşerek yok olup gideceğiz. Fakat o yine dimdik ayakta, daha gelişmiş bir halde, yine yeni yapraklar açmayı bekleyecek ve yepyeni yapraklara hayat verecek.

Yaprakların kendi aralarındaki fısıldaşmalarını duyan bir palamut hemen muhabbete katılmış;
-Arkadaşın çok haklı. Tabiki sizler sonbahar geldiğinde kuruyup gideceksiniz. İşte o zaman yerinizde yeller esecek. Siz hiç boşuna böbürlenmeyin. Asıl biz değerliyiz onun için. Çünkü bizler sizin gibi kuruyup gitmeyeceğiz. Bizde toprağa kök salıp, onun gibi meşe ağacı olacağız. Hem kimbilir, bizde belki ilerde onun gibi ulu bir ağaç olabiliriz. Ulu bir meşe olamasak bile en azından bu ormanın bir parçası oluruz. Yani biz olmasak o burada yapayalnız kalacağı için, onun da burada pek fazla yaşama şansı yok bence.

Daha palamadun sözü biter birmez konuşmaları duyan "ulu meşe"nin dalı hiddettle azarlamış hepsini;
- Ey haddini bilmez gafiller. Siz kendinizi ne sanırsınız? Güçlü olmanın yolu, birlik olmaktır. Birlik olmanın yoluda oraya buraya savrulmak değil, bir "ulu meşe"ye dal-budak olmaktır. Hele en güzeli, herbiri ulu bir meşe ile dolu büyük bir orman olmaktır.

24 Aralık 2010 Cuma

"Çerkes"ler

Posted by Шlэрэнкъо




Çer-kes(ler)

Çer= Asker. Kes= Kişi(ler),Kimse(ler),İnsan(lar).
"Çerkes" Arabça/Farsça "çer" ve "kes" kelimelerinden oluşan bileşik kelimedir. (Örnek; Her-kes.) Kılık ve kıyafetleri adeta askeri bir üniforma gibi tek tip olmasından dolayı Kafkasyalı (Adğe,Abhaz ve Oset gibi)insanlar, araplar tarafından bu şekilde tanımlanmışlardır. Osmanlı döneminde ise, "Kafkas" tanımı, Ortadoğu ve Balkanlarda yoğun olarak kullanılan Arapça etkisiyle tamamen "Çerkes" olarak değiştirilmiştir.
                 Uluslararası literatürde sadece beyaz ırkın "Kafkas" olarak tanılanması tamamen yanlıştır.  "Kafkas" tanımı Nuh Tufanı'ndan beri yaşayan tüm insanları kapsamaktadır. Kafkasya'da yaşayan yerli halk(Adğe,Abhaz ve Oset) "Ari Kafkas"tır. Gerek yaşadıkları coğrafya, gerekse dil, kıyafet ve yaşam tarzı(kültür) bakımından hiç değişime uğramadan günümüze kadar kendilerini en iyi şekilde koruyabilmişlerdir. Diğerleri ise dağılmış, değişime uğramış ve çok karışmış melez toplumlardır.

               "Çerkes" kavramının "Kafkas" kavramının yerine kullanılması, yukarıda açıkladığım, bu iki kelimenin anlamlarının nereden geldiği konusundaki sebeplere bakıldığında, tarihi doğru kavrama açısından çok büyük hatalara düşülmesine yol açar.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Subscribe Now: standard

Translate